June 19th, 2011

atma recep din kardeşiyiz*

ehliyetim yok gidemem o yollardan, bana  hiç o akılları verme dostum.
her gece bir söz verir, güneş doğar doğmaz gömerim o sözü. yapacak bir şey yok buyum. ben ki giydiğim tişörte 8 sene bağlanmışım aşka mı itaat etmeyeceğim? varsa gayretin iyi etmeye, ancak onunla iflah olurum söyle beni bulsun.  gelsin. gönder.

December 26th, 2010

lili

(…)hatırlatmam gerekiyor, yenilgi anında dahi gururluyduk. işte bu bizim kazancımız, bize verilen en büyük ödüldü. ve ne altındı, ne gümüş ne de bronz. kendi halinde bir ünlemdi. ama en güzel gecenin, en güzel sabahın, en ala sevgilinin, alnına yapıştırdığımız bir ünlem.

November 27th, 2010

sabır.

 

biz hep başa sarar, biz hep aynı hayalleri ağlatır, yedi cihanın güzelliği anlam bulsa da o kimsenin dokunamadığı anlarda, biz hep aynı duaya amin deriz. aynı üçün birini alan , bir avuç günahkar sabır diye diye öleceğiz. maksat ki, aşk olsun. maksat o ki, aşk diye diye sevişelim. maksadımızla, vicdanımızı temize çıkaralım. maksadımız yüzünden, yüzümüzde façamız, kalbimizde yaramız, arkamızdan lafımız olmasın.

October 1st, 2010

yan dön bakim?

basıyorum deklanşöre. parmaklarım şiş. gözlerimin feri gitmiş ve her açıdan tipim ofsayt. inatçıyım ya illa olacak. istediğim pozu bir türlü yakalayamıyorum, hayır olmuyor. bırakıyorum.

bıraktım. ebabil bir kuştur. sözünden dönen puşttur.

September 30th, 2010

şu sol tarafımda duran şey var ya?

 

kötü olmak, kötü bir kopya olmaktan daha iyi bir durum.

asıl suretin mührüdür o hiç çıkaramadığın dersler. ah keşke dinleseydim dediğin öğütler. mührü basan basmıştır o ayrı da, sen, asılsındır. onlara göre olmasan da varsındır. suratına bir bakan bir daha bakamaz. çünkü okunur suratından yıkılan, yanan her şey. hikayen kırık döküktür, şutların hep out, her atağın falsoludur belki ama netsindir. sen, her mesafeden görünürsün.

kötü bir kopya olsaydın? dibi görmeyen, görmeye cesaret etmeyen, hep iyi günleri müjdeleyen, bahaneleri kendine yedirip mutlu olmayı bekleyen yavşaklar ne yapsın? oynar. sadece oynar. en az dert onlardadır. sana kötü diyen de onlardır. ve öyle ilk bakışta göremezsin onları, okunmaz, bulanıktır, kararmıştır. anlayamazsın. sallar seni beşikte. uyutur. uyandığında anlayamazsın bile kaç yerden vurgun yediğini.

günümüzde bu durum, orhan gencebay’a hak verenler ve orhan gencebay’ı anlamayanlar olarak ikiye ayrılır. bence, mevzusunda gerçekten haklıydı adam.
batsın bu dünya?

September 15th, 2010

açlık sınırı.

brüt bitik
asgari tutuk
net nefret

August 14th, 2010

9 çakar 1 yakar.

sevmeye çalıştın. kendine inandın, inancını dağıttın. herkese inandın. sonunda sevdin. daha çok sevdin. sonra inancın, inanmak istemediğin her şeye dönüştü. vazgeçtin. inanmaktan vazgeçtin. sevmekten vazgeçtin. daha çok vazgeçtin. yükseklerden düştün, alçaklar gördün. sövdün. yürüdün. koştun. durmadın. durmalıydın. tam o an yeniden sevdin. sevmeyi sevdin. kararlar aldın. alamadın. bağırdın. en çok sustun. kimdin? unuttun.

adın belli. kavgan belli. belli işte, rengin, sesin, ellerin, kabul ettiklerin. ne koysan, taşacak hayatın. belli işte, nereye varacağın. son durağın.

istemeyi öğrendin. daha çok istedin. hepsini istedin. doymadın. istemekten vazgeçtin. yolların oldu, sokakların. en güzeli hep başkasının. kıskandın. kızdın. sordun. sorguladın. boğuştun. yoruldun. unuttun. kendini unuttun.

sen,

buydun. hatırla. kim olduğunu hatırla. ve ne için hayatta olduğunu.

June 12th, 2010

bu köşe yaz köşesi II

siktir et, nedeni niçini, alnımızın ortasında yazılı, nereden geldiğimiz nereye gideceğimiz, yol belli iz belli.

June 1st, 2010

otur yerine yoksa kafanı ezerim.

 

en az, 1 ana haber bültenine 3 flaş habere sebep olacak kadar karıştırmış durumdayım her şeyi. abartmıyorum. bi patlasam, kan revan.

bunun dışında, uykudan hemen önce, eskiden olduğu gibi, ”yapılacaklar listesi” yapmayı özledim. şimdi ise “siktir edilecekler listesi” yapmadan uykumu alamıyorum. ki hazin tarafı da, listeyi sabah uyandığımda, ayağımı yere basmadan yaktığım ilk sigarayla bozuyor ve gece yeniden düzenlemek üzere, uygulamadan kaldırıyorum.

yine sigarayla ayıldım. yine camı açıp temiz havayı içime çekmedim. yine güne geç uyandım. yine koşmadım. yine kahvaltı yapmadım. it herif, yine aklımda. yine, saçlarım ıslak dışarı çıktım. yine aynı masadayım. yine yüzlerce telefon görüşmesi yaptım. yine bir kelime bile yazmadım. yine it herif aklımda. yine bi paketi yarıladım. yine odaklanamıyorum. yine yalan söyledim. yine yalandan güldüm. yine en yakın arkadaşımı görmedim. tekrarından sıkıldığım ve günde sabah ve akşam olmak üzere 2 kere sövdüğüm evin köşesinden yine döndüm. ve evet, it herif hala aklımda.

detayların mutlu eden hiçbir tarafı kalmadığı bu hayatı, baştan alma isteğim var, katliamdan daha çok. ki sanırım yapabilirim. çünkü; istiyorum. hayatımı dönemler halinde, en az 3 haneli bölebilirsiniz. 184 olabilir mesela. benim rakamlarla samimiyetim yok. bana sorsan, son 1 senedir ben, ben değilim, size sorsam, ben hep aynı manyağım.

geride bıraktığım, boşuna çevirdiğim bu zamanı dönüp almaya yüzüm bile yok, ama zaman yaratma konusunda gerçekten yetenekliyim.

May 14th, 2010

bu köşe yaz köşesi I

aklanamaz hallerinin, akıl almaz hayallerinin, her gün edip, hep bozduğun yeminlerinin, ölümse ölüm, zifirse zifir, sabırsa sabır, bütün kabullerinin önünde duruyorum şimdi. VUR. çünkü geçen sefer boşluğuma gelmişti.

May 10th, 2010

ben büyük adam olamam III

(…) uzun seneler süren – ilişkilere sahip olmak ile başarı arasında acayip bir benzerlik var. inanmamak serbest. inanırsanız çıkışta her birinize, büyük ödül var.

İstanbul’un en kalabalık ilçesinde oturuyorsanız ve bitişik nizam apartmanların bir katında kendi yaşam alanınızı yaratmışsanız bence başarıya bir adım daha yaklaşmışsınızdır. ki İstanbul çocuğu olmak (aklından küfür geçiren mahalle gençlerine buradan kucak dolusu sevgiler) hayata karşı tikli olmaktır. mesela İstanbul çocukları, birinin size yolda çarpmasıyla sizi çarpması arasındaki farkı bu cümleyi ilk okuduklarında hemen anlar. sürekli mücadele-savunma şeklinde geçen bir hayat. kim, nereden, ne takacak demenin tiryakilik olduğu bir hayatı sıkıştırdığımız, apartman daireleri. aramızda zenginler var tabii. villada oturanlar, onları tenzih ediyorum. ya da siz de bizdensiniz, paranızla rezil olmayın şimdi.

şimdi bu bizim apartmanın arka bahçesinde bi horoz var. benim derdim onla. bu horozu kim, ne için, orada tutuyor bilmiyorum. horoz çizgi filmlerden gördüğüm kadarıyla, sabah öter, misyonunu tamamlar, komiklik olur. olağandışı bu tavrı, hayranlık uyandırır falan. ama bizim bu arka bahçedeki horoz öyle değil, kendini çizgi film kahramanı gibi hissettiğini hiç düşünmediğim bu horoz, saat geceyarısına varmadan ya da gün ortası alakasız, yersiz bir saatte başlıyor ötmeye. ama nasıl ötmek. hani, depremden önce hayvanlar ulur, öter derler ya işte bunu bana kim demişse bu ötünce tikleniyorum. kesin az sonra deprem olacak diye dizlerimin bağı çözülüyor burada. zaten anksiyetem var, sorunluyum. azcık saygın olsun, insanlara. ayarsız hayvan.

insan hayvan farketmez ben alakasız yersiz ve ayarsız insanlara beslediğim öfkeyle, dünyayı yönetebileceğime inanıyorum. ne? siz yoksa, sevgiyle yönetildiğimize mi inanıyorsunuz?

geçen gün 3 kız arkadaş oturmuş, modadan, erkeklerden ve yine erkeklerden konuşuyoruz. biri kalkıp dedi ki, kucağa oturmadan, kucağa oturtamazsın. ona da biri söylemiş. kulaktan dolma yani. bunu ilk duyduğumda düşündüm baya. ne güzel laf. şimdi de bu kulaktan dolmayı düşünüyorum. kulaktan dolma. ne ilginç bi laf. bugün buna çalışın, yarın sınavda soracağım.

ayarsız, insanların fink attığı güzel İstanbulda benim de canım yanıyor bazen. işte öfkemin sabit, öznelerin değişken olmasının yegane sebebi budur. bazen oturduğumuz o apartman dairesinin bana ayrılan odası, olduğundan daha az ışık alır ve küçücük kalırım. her şey benden büyük, herkes benden güzel ve ben ne kadar bok olabilirsem, o kadar bokumdur canım yandığında. o kadar çok canım yanmıştır ki, herhalde sabah bir daha ışığı göremem derim. bu gerizekalı horoz zorla uyuduğum geceye tekrar kaldırır beni. telefona bakarım, arayan yok, yanıma bakarım, zaten boş. dedim ya tikli olmak tiryakiliktir diye. yeminler vererek uyurum gece yine. bir daha asla inanmayacağım. tik tak.

sonra sabah olur, İstanbul fısıldar;

“güç; her şeye rağmen ertesi güne uyanabilmektir.”

not: lan horoz, senin kafanı kescem, haberin olsun.

May 1st, 2010

peace

limiti yok hissettiklerimin

ve önemi

bir diğeri için.

April 29th, 2010

ben büyük adam olamam II

(…)işte ben o sessizliğe teslim ederim, huzursuzluğumu. alır götürür. ve hiç önemli değil, neyin ne şekilde bozacağı kalanı yani, huzurumu.

huzur kavramı bende ikiye ayrılıyor. aslında huzur gibi birçok şeyi de, kendi içinde ikiye ayırıyorum. bu ikiye ayırma işi, şematik bir şekilde canlanıyor beynimde. görsel bir insanım, görselliğe düşkünüm. hayatımdaki her şeyin bir estetiği olması gerekiyor. olmadığı zaman huzursuz oluyorum. bu noktada huzur; huzur bulduklarım ve bulamadıklarım olarak ikiye ayrılıyor. kendimden uzaklaşmamak ve sonra yine kendime günah çıkarmamak için başka yolum yok.

güzel – çirkin, kısa – uzun, burnu büyük – burnu küçük, aptal – zeki, iyi – kötü, mani – depresif. ot bok. açıp baktığımda, içimi; içimden dışarı kümeler halinde insan yığınları var. herkesin yeri, duruşu, ona biçtiğim ömür belli. gelişigüzel, gelişine vole yaşamak, olduğu gibi kabullenme lüksüm yok. PARDON.

ayrıca, bunun “aa-nekötübişeybuya” gibi bir durum olduğunu da hiç zannetmiyorum. her şeyin yeri belli olduğu bir yerde salt huzurun sağlanabileceğine inancım tam. iç huzurumu sağlayan bu yegane – denge ne zamanki herhangi bir sebepten bozulsa, vay halime. herkesin rahat rahat giriş – çıkış yapamadığı bir hayatta, ahmet – arzu’nun kıçını eller, veli – ahmet’e söver, mehmet’te gelip bana ağlarsa, bitti. BİTTİM.

düzen kurmak, ne kadar zorsa, düzenin bozulduğunu görmek o kadar yıkıcıdır. dolayısıyla insanlara biçtiğim ömür süresi de, buna paralel. bu insan sayısını ne kadar minimize edebilirsen, ömürlerini de öyle maksimize edebiliyorsun. çünkü ayıracak daha çok vaktin, paylaşacağın daha çok hikâyen oluyor. mesela, bir tam günü yumurta boyamaya ayıracak vaktin, gidebileceğin, görebileceğin birçok şehir var. uzun seneler süren – ilişkilere sahip olmak ile başarı arasında acayip bir benzerlik var. inanmamak serbest. inanırsanız çıkışta her birinize, büyük ödül var.

April 28th, 2010

ben büyük adam olamam I

ben pazar sabahları fanatiğiyim. hayatımın herhangi bir döneminde fanatizm kavramıyla çok haşır neşir olmadım aslına bakarsan, istersen kopyasını da bakarsın. genelde hep çok sevdim ve sonunda bezdim. bildiğim kadarıyla, fanatizm böyle bir şey değil. ya tutkulusundur ya da çok seversin sonra bezersin. ortalama fanatik duymadım. neyse, benim pazar sabahlarına olan tutkum, kendimi bildim bileli var. ne zaman kendimi bilmeye başladım ve kendimi biliyor muyum, bilmiyorum. son 8 senedir, yaz tatillerini çıkartırsak, hep çalıştım. bu birçoğuna göre, vahim. “pazar günü de çalışılır mı?” ne var? ben çalışıyorum. böyle de yaşanabiliyor en azından. mecburi devamsızlığım dışında, pazar günü çalışmamak hayatıma ne katacaktı onu da bilmiyorum.

genelde erken uyanırım, diğer 5 güne oranla. çünkü okunacak bir sürü gazete eki var. bu çok önemli. o eklerin özellikle, diyet, moda, gezilecek görülecek yerlerini okuyan binlerce insanla aynı yemini verdiğime eminim! yarın sabah ilk iş spora başlayacağım. kesinlikle organik, bitkisel, antibakteriyel yaşayacağım. erkek arkadaşımla, daha iyi geçinmek için, aldığım en az 3 tüyo ile kesinlikle daha mutlu bir ilişki yaşacağım. pazartesinin bir sendromu olması yani pazartesi sendromu bence bu eklere bağlı. çünkü herkes zar zor uyandığı sabaha ya zift gibi kahveyle ya da sigarayla başlıyor. spor filan hak getire. yataktan kazıyabilene aşk olsun. dolayısıyla salı’dan ve diğer günlerden tüm farkı, kendine verdiğin sözü tutamamış olmak. bunun için adı sendrom. bunun için. valla. bana gelirsek, pazar sabahlarını huzurlu geçiriyorum. bi kere sokaklar bomboş oluyor. işyeri de aynı sessizlikte. birazdan başlayacak kalabalığın sireni gibi. hani şey der gibi gün, fırtına öncesi sessizlik.

işte ben o sessizliğe teslim ederim, huzursuzluğumu. alır götürür. ve hiç önemli değil, neyin ne şekilde bozacağı kalanı yani, huzurumu.

April 13th, 2010

şampiyon belli. ikinci kim?

her seferinde, sefere çıkardığım ve mağlubiyetin tanımında kullandığım bu “aşk” denen omurgasızdır tek tutkum.

alabildiğine saçma verebildiğine orospu sevdiğine öf istemediğine ah olduğun bir coğrafyada, bu tabiatta aklımdan geçen tek şey “aşk”.

delirmek parayla değil ki? ne garip garip bakıyorsunuz.

March 1st, 2010

bu bir bant kaydıdır.

günlerdir kafamın içinde dönen ve asla  bağlayamadığım, akıtamadığım.. kelimeler. sanki hepsi benimmiş gibi, burada bıraksam, oraya yürüyecekmiş gibi. hiç soluklanmadan, yerini bulacakmış, gediğine oturacakmış sonra geri gelip ”hadi sustur” bizi diyecekmiş gibi.

aslında, daha da fazlası hepsi hazırolda günlerdir. işaret parmağımın istikametinde asgari kanatacak ama azami kendine batan kelimeler. hepitopu 29 harfin, günlerdir kafamın içinde yaptığı bu tepinmeden bana kalan ise koskaca bir başağrısı.

yine de.. olduğum yerde yükseliyorum. tatsız, renksiz, en çok sessiz. her şeyi görebiliyorum. her şeyi söyleyebileyecek güçteyim. hissediyorum. çatlak sesleriniz, bitmek bilmez şehvetiniz, oynamayı bile beceremediğiniz basit rolleriniz. üzgünüm, hepinizin ne bok olduğunu biliyorum. ama yine de susuyorum. çünkü halsizim. başım ağrıyor. hepsi bu.

February 14th, 2010

burdan çok yazar, evden ara?

hayat sürekli aynı şeyi emrediyor,

taş ol.

ben de kendisine diyorum ki;

def ol.

January 2nd, 2010

el diablo*

eskilerden, hiç eskimeyen bir yüz.
artık taşıyamadığım bir yük.
her aşkın sonunda, koşup sarıldığım
ilk ve tek seferde gözlerimin intikamı beynime
ve her vuruşunda, kaç vurgun hesapsız kalbime
beni bu saçma sapan yığınların arasında
beni bu sessizce en darmadağın halimle

bırakan, o yüz.

işte o yüz; gülüyor.. gördüm. gülsün. lafımız yok.

grace slick – el diablo

January 1st, 2010

who are you?

asla inkar edemeyeceğin bir hayatın sahibisin. asla inkar edemeyeceğin bir yalanın tam ortasındasın. sözlerini, gözlere teslim ettiğin bu çıkmazda, sen benim bilinmeyen yanımsın. benim, ben olamadığım her anın resmi, benim susup da söyleyemediğim her düşüncenin sesi, sen dünü inkar eden, ama bugünü güzel eden, aslında yarını muallak, bir rüyasın.

October 14th, 2009

önü, dün. arkası, yarın.

alnına düşen sarı saçları, kemikli bir burnu en önemlisi masmavi gözleri vardı dedi kilometrelerce uzaktan ve devam etti “tipik bir kuzeyli işte”. eskiden beri tanıyordum bu çocuğu. hep güzel işler yapmış, iyi hissetmek için ise hep fazla üşengeç olmuştur. o an onu başka bir ülkeye götüren kızın hikayesini dinlemek isterdim.

isterdim diyorum çünkü dinleyemedim, uzun bir bekleyişten sonra yemeğim masama yeni gelmişti ve ben çok açtım. yemeğe başlamak için masadaki diğer insanlar beni bekliyordu. nezaketin tanımı neydi bilmiyorum ancak “ben seni daha sonra ararım” diyerek kapattım telefonu.

ben seni arayacağım ile ben seni daha sonra ararım iki gerçeği çağırır. ben seni arayacağım, muhakkak bir arayışın habercisi iken ben seni daha sonra ararım, muallak bir bekleyişin tetikçisidir.

beklemek, sadece senin tercihindir.

August 12th, 2009

mutlu sonlarla aramda hep bi mesafe olmuştur. en az 3 metre

ben vardım, benim gerçeğim vardı. sen vardın, senin yalanın vardı. kalbimden sesime akan, neşe vardı. yüzünden elime düşen, sözün vardı. senin için bir dileğim, benim için siyah tutmuş niyetin, uzağı yakın edecek gücüm, yakını uzak edecek düşün vardı. gecenin sabahı, sabahın yalanı vardı. ne kadar inkar etsem de, terleyen avuçlarım, güldüğünde sol tarafıma ateş eden kurşun askerler vardı. ve şimdi, benim olan benimle kaldı, olmayan sessizce yol aldı.. deftere yaz, haftaya hesabı kapatırım.

July 15th, 2009

bye bye, love.

senin için altmışikiden tavşan bile yapacaktım. aptal!

July 11th, 2009

böyle iyi.

bebeyi oturtursan kucağa ya oyun oynayalım der, ya süt bekler ya da uyut ister. bugün, kalan bir avuç tahammülümle evcilik oynamaktan vazgeçtim. ve bugün baktığımda yol verdiğim, yoluna bakmasını dilediğim insan sayısı kümeler halinde çoğalmış.

mutlu olmaya çalışmak ile mutlu olmak arasındaki farkı anladığımdan beri iyi insan, iyi sevgili, iyi çalışan, iyi evlat olmayı paket yapıp geldiği yere yollamış bulunmaktayım. hayırlı olsun.

June 18th, 2009

şiddet içerir. kendine kadar.

anlamlı olması için yaşanan dünyanın, gözlerini kaçırmadan, sevişmek gerek. direkt. olduğu gibi, brüt değil, net.

hani koşulsuz sevgiyi, güneşe bakan günleri şimdilik geçelim de, elini taşın altına koymalı insan, ortada iki insan varsa. delikanlılık cinsiyet farkı gözetmiyor söz konusu racon olunca.

anlamlı olması için yaşanan dünyanın, dedikodu boşa çıkmalı ve hatta hiç olmamalı. ne var ne yoksa ortada, itibarı için yaşamalı insan. haset, kötü niyet bunlar bokun diğer adı benim jargonumda.

hani, dostluğu, geçtim de, insanda az biraz yüz olmalı bir diğerinin suratına bakmaya. arkadan iş çevirip de, yüze gülmek ya orospuluktur ya ibnelik. hangisini yakıştırırsın kendine?

öfkemi, sessizliğe gömüyorsam sebebi sabrım. ellerim, tokat atmaktan nasır tuttu benim. yoksa lafımı da, o lafı gediğe koymasını da iyi bilirim. etütüm iyi, dersim hep beştir bu konuda. sakın şüpheniz olmasın, ismim soyismimden ufaklıklar.

June 1st, 2009

it.

hakikatini saklayamaz kimse, ister altına bürünsün, ister kutsal su sürünsün.  aynı kefene sarılacak bedenler hepsi bir, ister zevk sürsün ister boyun büksün. bir evin tek bacası tüter, varsın el üstünde büyüsün ister yataksız ölsün.

hakikatini saklayamaz kimse, ölüm hadi kalk gidelim dedimi, ortada ne muhabbet kalır, ne kıyafet, ne meziyet, ne sefa, ne cefa. bir nefes kalır geriye. tek nefes. onun da derdi zaten gitmek.

bugünün şarkısını ben yazdım. ben çaldım. ben söylüyorum. daha çok şey söylerdim ama, inanın susuyorum. tüm sevenler için gelsin:

it

bir ite sormuşlar
it misin değil misin diye
“hav” demiş.

nasıl hoşuna gitmeyen var mı? varsa, çıkışa gelsin.

May 14th, 2009

resim, tekniktir.

her renge boyayabilirsin beni, boynumun sol tarafında irice bir iz bırakabilir,  sağlam bir tokat yapıştırabilirsin.  kokumu ve çapkınlığımı kucağına bırakabilirim. şu an. hadi utandır beni, sana bakıp utanmak hoşuma gidiyor. yap bunu. olmadık yerlerde bir araya gelip, olmayacak bir duaya amin diyelim. olmaz olsun dedirtelim. küstürelim, aşka meşke inanmayanları.

boya beni. sarıya boya, siyaha boya. kızıla boya. sana benzemek istiyorum. seninle olmak istiyorum. senden gelip, sana gitmek istiyorum. taşıyorum. bu aralar en çok senin hikayeni dinlemeyi seviyorum. sözlerimi  sana emanet etmek,  en çok seninle içmek istiyorum. yüzüne yakışan o gülüş, yorgun bakan gözlerin için tüm sevdiklerimi boşar, tüm bildiklerimi unutur, yeniden ezberlerim. bir tek seni ezberlerim.

korkma. buradayım, burada olduğumu biliyorsun. bana martaval okuma. bu hikayenin, acıklı, arabesk, dengesiz, kimsesiz olmasına izin vermeyeceğim çünkü.

February 2nd, 2009

altmışikiden tavşan.

bugünün asla yarına eş düşmeyeceği, şu günü daha anlamlı kılmalı. ama olmuyor. ne bugün kıymetli ne yarın. hep o eski zamanlar. yok öyle bir şey. yok.

January 4th, 2009

yokuş aşağı.

her şey güzel olacak mı yoksa zaten güzel mi diye sorarak uyuyakalmışım.

biliyorum, hiçbir eve, hiçbir sokağa sığmam. hep giderim. fazlayımdır çünkü. ışığı gören gelir ama sonra işler hep ters gider. falcıya bile gittim. dedi para ver, kısmetini açayım. hem param yoktu. hem inancım. vermedim.

yalan yok. eğer gülüşü yüzüme ilişmişse, en güzel anların mimarı ben olurum. temizim o konuda.

yalanım yoktu güzelim. rüzgar arındırabilirdi bizi. o evde güzel olabilirdik, o sokakta öpüşebilirdik. ve gerçekten ben utanmazdım. sen gelebilirdin, ben yapabilirdim. biz olabilirdik. olmadı.

yalan yok. yaşıyorum. her şey güzel olacak mı yoksa zaten güzel miyim diye diye yaşıyorum işte. tüm sağlıklı beslenme formlarına sert bir duruşum var. her gün düzenli aldığım %40 alkol, 9,6 mg zifir, 1 mg nikotin, 9,8 mg karbonmonoksit ile sıkı sıkı bağlıyım hayata. tertemizim.

ülke çapında bilinen bir din bilim adamı olmasına rağmen, adını şimdi anımsayamadığım o adam şöyle bir şey telaffuz etmişti bir programda. “24 saat neyi düşünüyorsan senin allah’ın odur.” usta diyorum ki, ben çok başka bir dünyada yaşıyorum bu hesapla. öyle bir dünya ki, kimse kimseyi vurmuyor, kimse bir yere bağlı değil, herkes aşk yapıyor. kaygılar yok. ama doktorum öyle demiyor tabi. neyse. bu başka bir konu.

nerede kalmıştım? yalan yok. her şey çok güzel. hayatın ebe benim kör olduğum bu hayatta, yaşıyorum harala gürele. öyle yaşıyorum ki, yokuş aşağı. freni patlak üç tekerlekli kamyonet misali. camlar açık. püfür püfür. oh!

December 9th, 2008

fişt?

hayatıma yapışan tesadüflerimden başka bir şeyim, hiçbir şeyim yok benim. bu demek değil ki, öyle kimsesiz, tek başıma duruyorum. her yeni gün, ne kadar şanslı olduğumu ve hayatta işe yarayan tek şeyin, sevgi olduğunu kabulleniyorum. evet, belki öyle koca bir sevgi çemberinin içinde bulunmuyorum. ancak göz göze geldiğim insanlar öyle güzel ki, daha fazlası olamazdı diyorum. zaten daha fazlasına da ihtiyaç duymuyorum.

ne oldu? şiştiniz bi havalara girdiniz hemen

November 10th, 2008

dua.

gün yüzer ve batar. gece olunca örter üstümü şehrin melekleri. derler ki; o burada! cehennem bile huzur içinde, ama korkma. ve bilirim ki, korur beni onların gürültücü hali. korur, yanıma yatırdığım aşk.

hiç yakışmaz üstüme böyle laflar. ama bilmez kimse beni. içimin kuraklığını görmez kimse. tohumu atar ama biçemez kimse.

alkışlar benim için duyulur ve sahneye çıkmamı bekler hayat. çıkamam. yorgunluktan, gözlerim kapanır. ve perde yine kapanır.

biri gelir. kendi yalnızlığına peşkeş çekmeye çalışır var olanı. veremem. bu şehirde, bu koca şehirde, tek sarıldığım bu çünkü. kendim.

beni koru.
amin.

October 22nd, 2008

aris, keşke.

keşkeler; durmadan tekrar eden dişi (kötü huylu) kist gibi… bir kere demeye başlayınca, sürekli diyorsun. ben; iyikilerden yana kullanıyorum hep oy hakkımı. ki böylelikle, daha huzurlu olabiliyorum. çünkü, o “keşke” sende, para vermekte hep tereddütte kaldığın, bacağı olmayan ama yüzünde de acı izine rastlayamadığın dilencinin bıraktığı huzursuzluk gibi, kalıyor. her sabah o adamı görüyorsun, tahta köprüden geçince. her sabah onun bacağı yok, yüzünde o ifade var. para vermediğin an, huzursuz oluyorsun. samimi bulmadığın için, huzursuz oluyorsun. adaletsizlik bu.

bi de, kötü huylu kistlere “dişi” denmesine, feminist bir çıkış yapmak istiyorum, ama bunun konumuzla zerre alakası yok. zaten bence bi konumuz da yok. evet, üremeye programlıyız ancak, kendi kendimize üreyebileceğimiz, sistem henüz gelişmedi. en azından o vakte kadar, bu kelime “halk dilinden” kaldırılmalı. neyse.

deniz otobüsü daha sosyetik. ona bin. keşke demezsin. orada güzel kıçlı hatunlar oluyor.

October 10th, 2008

adam.

şimdi kapı açılsa-
içeri bi adam girse,
adam gibi girse.
şimdi şu kapı açılsa-
girse şimdi içeri,
o adam.
ama adam gibi.

September 30th, 2008

prétendu.

nasıl yürüyeceğim bu karanlık yolda,
ve nasıl bu gece, gün olacak ve o gün de benim.
her taşın altına elimi koydum da,
ben de sizinle aynı suyu içtim, aynı ekmeği yedim.
yaşamak sevgiden gelir ve sevgi de, yaşam demekti ya,
boşver yol tutan o dediğin,
kusursuz bir yalanmış, kurgusu muazzam bir rüya.

hayaller ayyuk.
sınırlar bozgun.
sesim çığlık.
sessizlik yemin.

August 11th, 2008

rakısına?

savaşın, en kanlı anında göz göze geldiğim an, hiçbir şey konuşmadan bile, o an orada, yaşayan her şeye karşı durabileceğimi hissettiren o güven duygusunu gözlerinde gördüğüm dostum; biliyorum ki, gurur. evet gurur, o çok büyük acımızı bile tereddüt etmeden yaşamayı kabullendiren. ve gurur, bu zincirin en kahpe, en kaypak, en yavşak halkasında, bizi biz yapan. ve susmak, en çok bize yakışan.

bence biri bizi öldürsün, çünkü sonrası için kimseye güzellik vaadetmiyoruz.

August 2nd, 2008

herkesin tuttuğu kendine.

ben bu kurbağayı öpeceksin, o prens olacak ve sonsuza kadar mutlu yaşayacaksınız masalına çok gülüyorum. hatta şu anda da gülme krizine girdim, çıkamıyorum.

July 20th, 2008

buselik makamı.

acıyı, şerbet bilip lıkır lıkır süzeriz kuru boğazımızdan. aşkın göbeğinde raksı bilir oynarız şıkır şıkır, ihaneti de öpüp alnından bakarız yolumuza, kime verilecek hesabımız var üç günlük kahpe dünyada? ve bu hayat denen masada, gururumuza meze, yurdumuza anason der, hep döneriz varsın sarhoş desinler, kimle derdimiz var? rezil rusva olduğumuz, hayallerimizin şerefine!

July 10th, 2008

paris, fantezi.

oturuyorum, bir parkta. bu park evimize çok yakın. düşünüyorum. alicia keys – no one dinliyorum. düşünüyorum dedim ya, işin içinden çıkamıyorum. sigara var elimde, biliyorum çok içiyorum. bırakacağım diyorum kendi kendime, şu dönem geçsin. o sırada arkadaşımı görüyorum. evine gidiyor galiba, yağmurdan da ıslanmış, saçlarını eliyle yokluyor, muhtemelen ıslandığına söyleniyor içinden. ses etmiyorum. bakıyorum öyle, sesleneceğim ama sigaradan sesim çatallanmış hissediyorum. bağırsam çok komik çıkacak sesim, hissediyorum. o da hissediyor. gözü takılıyor. tekrar önüne bakıyor. sanırım, evime çok az kaldı diye geçiriyor içinden. ıslandım da, gitsem mi gitmesem mi. geliyor. ben hala aynı şarkıyı dinliyorum. oturuyor. eliyle yüzüme dokunuyor. ıslanmışsın der gibi bakıyor. elini ceplerine sokuyor. kulaklığımın tekini veriyorum. gidiyorum diyorum. paris’e. uzun süre yokum. ne kadar diyor. uzun süre diyorum. ne kadar ama diyor? şarkıdan mı yağmurdan mı bilmiyorum, huysuzlanıyor. en az beni tanıdığın süre kadar yokum diyorum. şarkıdan mı yağmurdan mı bilmiyorum kulaklığı veriyor, elini yüzümde gezdiriyor ve gidiyor. o sırada, yağmurdan ıslanan ve iyice içimi zorlaşan sigaramdan büyük keyif alıyorum. öyle.

July 1st, 2008

tadilat nedeni ile kapalıyız.

kalemimin, inadı vardır aşkı yazmaya. ki yüreğime sorsan, beceriksizdir bu hususta. e tabi bu haliyle, her seferinde ıska.

eski bi dostumu anımsarım böyle bir durumda, yeminliyizdir, birbirimizin adını anmamaya, hayat bir şekilde, farklı köşelere oturtmuştur bizi. ama işte, yalnızlığın bu şekilde pis tarafı vardır, bilen bilir, anıları içine çekersin. neyse, işte ben de anılara gömüldüğüm şu anda, o günlere dönüyorum.

yani… hayatında, hiç kaybetmek istemediğin insanlar vardır. kaybetmişsindir ama. sorar öylesine yarım ağız biri. nasılsın, der? ne var ne yok? elde var sıfır, dersin. yüzünde belli belirsiz bir gülüş. içinden, yine sıçtım batırdım dersin. ama bilirsin kendini. temize çekersin, huysuzluğunu ve dersin ki “ufak bir hesap hatası yaptım da!”. der ki, “a kızım, aklın nerelerde?” dersin ki, “başımda olmadığı kesin”. işte bu an, anılara gömüldüğün andır.

gördüğün şehirler gelir aklına, oturduğun masalar, tuttuğun eller, gülen yüzler (ki hep güzel gülüşleri sevmişsindir) hepsi aklındadır. hafızanın küçük oyunları ile savaşır, hepsini çekersin içine. o kadar da yalnız değilsindir aslında.

ben, ilkleri yaşadığım, sonra bir şekilde bir sonraki güne onsuz uyanmaya yeminler ettiğim dostumu anımsarım böyle bir durumda. derim ki kendime ben bunca şeyi, kaldırmışsam rafa, bir yerden güç alıyorumdur herhalde.

ha durumdan bahsetmedim.

benim kalemim, aşkı yazar durur, ama yüreğim hep başkadır. beceremez. olmaz hiç istediği gibi, her seferinde zaman kavramı çelme takar, çizik atar, siktir çeker benim yüreğime. sabırsızdır. açtır. çocuktur. söz dinlemez. çok yaralıdır çünkü. e olmayanı var mı? yok. benimki de farksız işte. zamanla ciddi kavgaları vardır. kabul etmez, ilaç olsun hiç istemez. olamaz da zaten. hiçbir şeyi unutmaz. sevgisiz şuradan şuraya adım atmaz. bilmiş değildir. saftır. yok yok gerizekalıdır. ama yine de güzeldir. öyle beylik aşkları istemez, konu olmaz o aşklara. hep büyük aşkları vardır sorsan. başıma çok iş açar genelde. ama yine de kötü değildir. ortada gerçek bir şey olduğunu görsün, yaka yaka gider ortalığı. sevgidir tek dileği, onun için yaşar, onun için atar, onun için ölür.

kalemim, sahnelenecek olanı yazar, oynanmışları yazar. yüreğim ise yaşamın ta kendisidir.

kalemim, pistir. acımasızdır. dediğim dediktir. tanır, bilir, nabzı yoklamasını da, şerbetini vermesini de iyi bilir. bilmiştir. orada bir şey dönüyorsa, oraya gitmez, akıllıdır çoğu zaman. beğenidir tek dileği, onun için, karalar, akıtır.

her ikisi de, inatçıdır sonuç olarak. ama farkla, biri her seferinde tam on ikiden vurur, biri sürekli ıska.

şey, kalemimin çanak tuttuğu, yüreğimin çomak soktuğu bu durumdan bahsetmedim değil mi daha?

anıların içine gömüldüğüm, müptelası olduğum melankolinin esiri olduğum şu dakika, ilk gençlik yıllarıma dönüyorum. o zamanı, özlüyorum. alıyorum dostumu yanıma, gidiyorum o şehirlere, tutuyorum elleri, seviliyorum, muhabbetin en alası, gelip konuyor masama. köşe kapmaca oynamıyorum o yıllarda. oyun oynamak ne onu bile bilmiyorum. yalnızlığımı, sevindiriyorum. hepsi aklımda. hiçbirini unutmadım.

yüzümde o belli belirsiz gülüş var yine. ben bir durumdan bahsedecektim aslında. ama yüreğim akıttı ve kalemim öldü. şey, özür dilerim. durum neydi UNUTTUM!


June 28th, 2008

en az iki kişilik.

yalnız insanların bir kulubü olması, bu maskeyi hep beraber yüzlerine taktığı bir oluşum, bana komik geliyor.

ben bugün kendime, yalnız yemek istemiyorum, yalnız gezmek istemiyorum, yalnız sevmek istemiyorum, yalnız uyumak istemiyorum diyorum. yalnız doğduğum ve yine yalnız öleceğim aşikar. ama yalnız kalmak istemiyorum.

June 20th, 2008

çocuklardan uzak tutunuz.

“bir bahçede oturuyoruz. elleri ile suratıma dokunuyor. bu hikayenin sonu, birazdan ayrılacağız. aşkımıza ait, herhangi bir lokasyon yok. az önce, terketme çabalarımı boşa çıkarmış, bir kalp acısı ile bakıyorum. bakıyor. bakışıyoruz. az sonra çok sarhoş olacağım haberim yok. sarhoşluğum bile, ayrılık acısını hafifletemeyecek, çok zor durumdayım. ne yapacağımı bilmiyorum. hangi şehre ait olduğumuzu bilmiyoruz. ben burada, o orada. o gidecek, ben kalacağım mal gibi. tam olarak farkında değilim, o bana gülerken. şaka gibi geliyor. daha doğrusu hep başkalarının başına gelir böyle şeyler diyorum içimden. bana bir şey olmaz, bize bir şey olmaz. ben el sallamayacağım. o gitmeyecek. hem öyle ayrılıklar sadece filmlerde olur. öpüyor. belli belirsiz. yani öpüştük diyeceğim kadar uzun değil, öptü diyeceğim kadar kısa. yüzlerce şeyi aynı anda hissediyorum. sarhoş oluyorum. çok sarhoş oluyorum. vedalaşamayacak kadar. sanki, yarın görüşecekmişiz rahatlığında. ayrılmamışız gibi. gidiyor. eve geliyorum. yatağımdayım. uyuyorum. gitmiş.

uzaktan geliyor, elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırıyorum. gözlerine baktıkça, adımı bile unutuyorum bırak bildiklerimi. o kadar yeşil ki. inadına. bu hikayenin başı, yanıma oturuyor. o an anlıyorum, ben ona ait olacağım. hatta onunum. yürüyoruz, konuşuyoruz, kavga ediyoruz, seviyoruz, tam yere çakılacağız, tutunuyoruz. hikaye bitti.”

herkesin bu istanbulla bir derdi var benim gibi. yolu yol değil, insanı insan. ama gel gör ki; orospusu bile secde ettiriyor, en bilmişini. bile bile attığın kaçıncı kazık bu? hani böyle aşklar sadece filmlerde oluyordu? onca şehir gezdim, senin kadar kahpesini görmedim yemin olsun.

şimdi sen yoksun. yani resmen yoksun. ben bu en orospu şehirde böyle kaldım. her taraftan sesler duyuyorum. tek isteğim yanına gelmek, köprücük kemiğinde ya da yanağının dudağınla birleştiği o çizgide ölmek işten bile değil. hepsini geçiyorum o gözlerinin hesabını biri bana versin. yoksa kafamı duvara vura vura öleceğim.

June 11th, 2008

yeni bir mesajınız yok!

sert, argo, belirsiz ve dahi samimi olmayabilirim. elde edilmiş bir başarım ve nihayetinde itibarım da olmayabilir. hayatının genelini, sürekli telaş halinde geçiren, tembelin teki de olabilirim. kabul. ki sonuncusu bazen çok zevkli oluyor. kan bağı olanları saymazsak, ölüm günümde, nasıl bilirdiniz sorusu yöneltilen kişi sayısı, 10′u geçmeyebilir. ve bu kalan 10 kişiden 3′ü “iyi bilirdik” derken, içten içe nefret edebilirler. serbest.

bak yine başı götü belli olmayan bir metin yazma gayretindeyim. ki neresinden tutsam, orasından kaçan, bu dağınıklığım, anlatmak istediğim aslında. her şeyi karıştırıyorum. neyi, ne zaman, nereye koyacağım, ne zaman söyleyeceğim, nerede öpüşeceğim, kimi, ne için bekleyeceğim? ne zaman diye başlayan soru cümleleri. hiçbir fikrim yok?  neyse, dolayısı ile biraz farklılaşıyorum. ama dışardan bakınca normal gözüküyorum. biraz konuşunca, çıkıyor foyam ortaya. ve “heh yine belli ettim, kendimi” diyorum. ehehe. gerçek.

bi de, gerizekalı olduğumu düşünüyorum. samimiyim bu konuda. yani zeki olmak, eğer algıların açık olması ile alakalı bi durumsa, değilim. zira ben çok yavaş anlıyorum. ayrıca, bir şeyi bi kere de anlayamazsam, vay halime. bir daha hiçbir şekilde, anlayamıyorum. çok acı. bu sebepten; ayakkabımı bağlayamıyorum, kan grubumu bilmiyorum, yüzemiyorum, travma ve ayran diyemiyorum. ayrıca, yüzme öğretmeye kalkan herkesten kaçıyorum. 25 yaşındayım ve birilerinin beni suyun altında elleriyle tutmasını ve benim de kulaç atmaya çalışırken su yutmamı utanç verici buluyorum. gururluyum.

sonra aşkı, depozitolu şişe gibi, bir şey sanıyorum. içiyorum, şişiyorum. sonra gidip iade ediyorum, üstüne ne gerekiyorsa veriyor, yenisini alıyorum. depozito olayı kalktı de mi? zaten o eski aşklarda yok. aynı şey.

bazı numaralarım var ama. origamiden kalp yapmak bunlardan biri. bu sizi neden ilgilendirsin? eğer siz buraya kadar okuduysanız, bana muhtemelen küfrediyorsunuz, çünkü vaktinizi harcadınız. ve hayatınıza en ufak etkisi olmayacak kelimeler topluluğu ile gözlerinizi yordunuz. ama en başta uyardım. yeni bir mesaj yok diye. yine de denedim, yani bunları yazarken, arka planda hayatınıza yön verecek, o mükemmel cümleyi kodlamayı. olmadı.

ki düşünün bu sakin halim. sinirli olduğumda ben bile kendimden utanıyorum. demek istiyorum ki, burası benim çöplüğüm. canım nasıl isterse.

May 23rd, 2008

carpi anna, çelişki içinde.

eğer ortamda şiir yazılması gerekiyorsa,
şiir yazabilirim,
eğer şiir yazmak istersem,
sadece şiir yazmak istemiyorum.

herhangi bir şeyi en az bir kere iyi yapabiliyorsan bir daha yapmama durumu sadece senin başarısızlığın. ah hamdi, sadece buna tahammülüm yok. kötü olmuş işe. hiç yapma o zaman, iyi yapan birileri çıkacaktır. vardır. yapamayacaksan yapma, ne hevesleniyorsun ne artizleniyorsun. “kötüler olacak ki, iyinin kıymetini anlayasın” kabullenişine de sağlam bi kafa atasım var. ki yetenekliyim bu hususta. kafa atma hususunda yani.

bu aralar elimi neye atsam,
mundar nereye baksam, beşer şaşar.

al sana şiir. ayrıca şiir dediğin bildiğin kuralcı. kurallara uymayalı, kural koymayalı, kural yok diye bağıralı uzun zaman oluyor. peki tamam denesem bile yazamıyorum. ama şunu unutma ki, benden daha iyilerinin olması benim iyi olmadığım anlamına gelmez. bu son cümleyi tuttum. sen de tut. hoşuna gidecek.

May 21st, 2008

sağım solum, sobe.

elime kağıt kalem almayalı çok oldu.
her şeyin çok olmaya başlaması gibi.

fazla bir şey arama, bulamazsın çünkü.

May 5th, 2008

bem bem.

kayda değer herhangi bir şey arıyordum. buldum.

herhangi bir melodi olabilirdi, ünlü bir ressamın paranoyak gecelerini feda ettiği bir resim olabilirdi, bir fotoğrafa sıkışmış olabilirdi, şehrin veya ülkenin herhangi bir sokağında, mekanında, bana yüzünü çevirmiş ya da beni daha önce hiç görmemiş bir yüz olabilirdi, çok sıkıcı bir filmin çok absürd bir sahnesinde edilen bir çift laf bile olabilirdi.

hiç yorulmadım, sürekli aradım. dinledim, baktım, sıkıldım, yürüdüm. çünkü yazmam gerekiyordu. yazmak için dürtüye ihtiyacım vardı.

buldum.

May 1st, 2008

tıp.

dostuma, derdimden bahsetmeye, “seçme şansım olmadı ki?” diye başlamak istiyorum.

“öyle bir daralmaki bu akıl sağlığım kayıyor, kaydıraklardan. nasıl anlatayım, tümüyle kuşkudayım, içimde o kadar büyütmüşüm ki, bir içim geçse, bu darlanmalardan, maazallah topumuz tepetaklak.” diyerek abartmak istiyorum.

ve yine “seçme şansım olmadı ki?!” şımarıklığında salmak, koyvermek, ağlamak istiyorum.

kim beni aslında güçlü olduğum safsatasına inandırmışsa ona sağlam bir küfür edip, “ben seçtim aga, ben yaptım ve yaptığımdan memnun değilim ve hatta zerre gücüm yok” demek istiyorum. başka birileri de gelsin benim götümü toplasın, ben dağıtayım istiyorum. nerden alacağım? nerede satılıyorsa, verip parasını alacağım bunları. istiyorum.

çok güzel bir yüz hatırladım, bu durumdan bağımsız. aşık olduğum bir yüz. ona anlatırdım ben bunu. bir şey yapamazdı. ama güzel güzel bakardı. ne güzeldi. hatta ben istediği zaman yağmur yağdırabileceğine ve bir teknede beraber yaşlanacağımıza inanmıştım. e tabi sonra olmadı. bildiğiniz bok.

neyse, durum gereğince, ben içime atıyorum. içime attıkça şişiyorum. ve sizi dinliyorum. sizin o kadar sorununuz var ki, öyle dünya başınıza yıkılıyor ki, öyle işleriniz ters gidiyor ki, elleriniz panik butonunda öyle bekliyorsunuz ki, korkuyorum. sanki bir de ben anlatırsam, delireceksiniz. sizi düşünüyorum. kaçınız beni düşünüyor? susun. ben biliyorum.

şey bu arada… lunaparka gitmek istiyorum. çarpışan otolara bincem!

May 1st, 2008

anne, evine dön!

çamaşır makinesinden korkuyorum anne. öyle çalışıyor ki, tüm odaları gezecek sanıyorum bi o yana, bi bu yana beyonce gibi sallanıyor. çamaşır makinesisin sen, yıka çamaşırları adam gibi dur dedim bunu dediğimde çoktan odayı yarılamıştı. anne bizim çamaşır makinemiz yürüyor. üstelik, dans ederek.

ilk seferinde tamamen tecrübesizliğimden yeni aldığım beyaz gömleğimi “amaaan ne olacak hepsini beraber yıkarım” deyip renklilerle yürüyen makinemize attığımda, artık mor bi gömleğim olmuştu. başta “tamam, mor ayakkabılarımla uyumlu olur” diye teselli olmaya çalıştıysam da “akşam bi daha beyazlarla yıkarım, belki düzelir” diye düşündüm. o an ne oldu hatırlamıyorum anne, çünkü şu an tüm beyazlar ayrı bi yerde benim eski beyaz yeni mor gömleğim yine renklilerle yıkanıyor. şuurum kapandı, açamıyorum.

anne, babam garip sesler çıkarıyor. sanırım zehirlendi. oysa ki ona harikaa, mükkemmel kıymalı yumurta yapmıştım? yerken heralde üzülmeyeyim diye, “ben böyle de seviyorum değişik olmuş, ellerine sağlık” gibi şeyler dedi. ben o an ütü yapıyordum, daha doğrusu ütü yaparken yaktığım ütü masasının kumaşını nasıl kamufle edeceğimi düşünüyordum, çok ilgilenemedim.

odamdaki ampulu değiştirdim. yeni aldığın tuzluk takımını kırdım. mutfaktaki cam parçalarını temizledim, elimde ki çizikleri saymazsak şu an iyiyim.

ama sen yine de, artık gelsen iyi olacak. sen kek yaparken izlerim, canım sıkılıyor!

April 14th, 2008

otomatik.

beni tamamen yanlış anladın, denkliğinde cümlelerle başladığım konuşmalarım yine istemediğim şekilde bir dünya yanlış anlaşılmayla bitiyor son günlerde… hadi bunların tamiri, telafisi mümkün ancak bazen hiç anlayamadığım durumlarda oluyor son günlerde.

insanları ikiye ayırıyorum evet, samimi olduklarım ve olmadıklarım şeklinde. genelde insanları etkilemiyorum onlar yerlerini buluyorlar. bazen de işler istediğim gibi gitmiyor ve travmalar yaşıyorum. hı hım. ben de yaşıyorum. ve etki etmek durumunda kalıyorum sen şimdi oradan kalk, şuraya otur. ve akıllı bir çocuk ol… sana burası yaramadı gibi çıkışlarım oluyor, çünkü müdahale etmezsem kangrene dönüşüyor ve kesmek zorunda kalıyorum ilişkimi. ve bunu yaparken hiç medeni, akla uygun tavırlarım olmuyor yani kalp kırıyorum.

bazen ben de şaşırıyorum. olabilir bu normal. neden? çünkü samimiyeti bir tür uyuşturucu sayan akıl, bana nanik diyerek kaçıyor. “ulan hani biz şöyleydik böyleydik” sanrılarıma müteakip travmatik anlar yaşıyorum. allah’tan yalnızlığın aslında güçlü ve iyi olduğu bilincine sahibim ki çok da derin bozukluklar oluşmuyor bünyemde.

zaten ben ilaçlara, uyuşturuculara, uyuşmaya inanmam. şu an ağrıyan taraflarınızda oturum açtım.

April 11th, 2008

özgür ruh!

düzen kavramı bile salmış, salaklaşmış kendinden çıkmış. vermek istediğin ile verdiğin arasındaki eşşek kadar fark bir kenarda dursun, yeri belli olan şeyi, daha güzel duracak diye başka bir yere koymak, hafiften koyuyor insana. e sonra salak salak sırıttığın objektif, seni olduğundan daha güzel gösterdiği için, kendini bir bok sanıyorsun ama çirkinsin lan sen. olmasan niye poz veresin? öyle durur bakarsın, güzelsen zaten güzel çıkarsın. rahmetli ananem derdi ki; “neyleyim altın kaseyi, içine kan kusum” azericedir. anane; konulduğum kabın şeklini aldığım bugünlerde, ciddi karakter, haysiyet sorgulamaları yapıyorum. o farkı da köşeden kaldıralım. dağınıklık olmasın.

ver bi yanak :]

April 2nd, 2008

tıp.

dostuma, derdimden bahsetmeye, “seçme şansım olmadı ki?” diye başlamak istiyorum.

“öyle bir daralmaki bu akıl sağlığım kayıyor, kaydıraklardan. nasıl anlatayım, tümüyle kuşkudayım, içimde o kadar büyütmüşüm ki, bir içim geçse, bu darlanmalardan, maazallah topumuz tepetaklak.” diyerek abartmak istiyorum.

ve yine “seçme şansım olmadı ki?!” şımarıklığında salmak, koyvermek, ağlamak istiyorum.

kim beni aslında güçlü olduğum safsatasına inandırmışsa ona sağlam bir küfür edip, “ben seçtim aga, ben yaptım ve yaptığımdan memnun değilim ve hatta zerre gücüm yok” demek istiyorum. başka birileri de gelsin benim götümü toplasın, ben dağıtayım istiyorum. nerden alacağım? nerede satılıyorsa, verip parasını alacağım bunları. istiyorum.

çok güzel bir yüz hatırladım, bu durumdan bağımsız. aşık olduğum bir yüz. ona anlatırdım ben bunu. bir şey yapamazdı. ama güzel güzel bakardı. ne güzeldi. hatta ben istediği zaman yağmur yağdırabileceğine ve bir teknede beraber yaşlanacağımıza inanmıştım. e tabi sonra olmadı. bildiğiniz bok.

neyse, durum gereğince, ben içime atıyorum. içime attıkça şişiyorum. ve sizi dinliyorum. sizin o kadar sorununuz var ki, öyle dünya başınıza yıkılıyor ki, öyle işleriniz ters gidiyor ki, elleriniz panik butonunda öyle bekliyorsunuz ki, korkuyorum. sanki bir de ben anlatırsam, delireceksiniz. sizi düşünüyorum. kaçınız beni düşünüyor? susun. ben biliyorum.

şey bu arada… lunaparka gitmek istiyorum. çarpışan otolara bincem!

March 11th, 2008

beggin.

ayaklarımı yere vura vura, bir şeyleri yaptırma huyumdan vazgeçmem, 12-13 yaşlarıma filan denk geliyor, sanırım. neyse.
o hesap, döner yoldan. güzel olsun, sessiz olsun, bizim olsun.
hadi olsun.
çünkü, bu aralar bana iyi geliyor.
olacak!
arkası yarın.

February 19th, 2008

come back home.

dilimi bağlayıp, susmalıyım belki de olmuyor işte. teoride hudutlarındayım, gamsızlığın. gel gör ki, pratikte tökezliyorum… enikonu içindeyim işte, hassaslığın. bir arkadaşım demişti “türk filmi tadında yaşıyorsun” diye. ki kendisini bulup getirene, büyük ödül var. neyse… yeşilçam’a öyle bildiğin hayran değilimdir ancak hanginiz ağlamadı ki, zengin çocukla fakir kızın aşkına? o kıza araba çarptığında açılan ama gözlerine…

tamam! canavar gibiyim, tuttuğumu koparıyorum dışardan bakınca, çok güzel zil takıp oynuyorum hayat sahnesinde. üstelik prova etmeden. bildiğin doğaçlama. ama isteklerim var.

yaz kış kalabileceğim bi ev. kendime ait. şehirden uzak, denizi gören balkonu. o eve gidip gelebilmek için bir araba. tabi buraya kadar, kolay. sonra o eve girince selamlayacağım bir yüz*. içimi ısıtacak, baktığımda… ne yorgunluk kalacak, ne telaş. balkona sofrayı kurup kadehimi tokuşturacağım bi kaç dost, sağlam olanından. sohbeti bal olup kalbime damlayanından… uzaklara gidip de hala dönemeyeninden** olabilir mesela. sonra düşünüp de dertlenmeyeceğim, sokak çocuklarını***. ben üşümüyorsam, onlar niye nasiplenememiş bu sıcaktan diye dert etmeyeceğim kendime… senelerdir özlediğim küçük kardeşimi**** de görebileceğim mesela, kafamı sağa çevirdiğimde. riyakarlık olmayacak, sessizlik olmayacak evde. kahkahalarımız komşularımı bile mutlu edecek. bi ev ya. çok değil, balkonu, denizi gören.

tamam… dilimi bağlayacağım, susacağım. oynayacağım da zil takıp. zorum ne ki değil mi?

* ?!
** seval
*** http://www.turkiyesokakcocuklari.org/
**** selin

January 13th, 2008

kahpe

bugün gelmesen de, yarın geleceksin. geçiştirme aşkların paydosunda, beni göreceksin.

January 10th, 2008

pure.

bir arkadaşım, bir gün “dünyanın her neresinde olursam olayım, sabah kahvelerine bayılıyorum” diye başlayan ve “senin tek bir sözün her şeyi değiştirebilirdi” diye biten bir yazı yazmıştı benim için, burada, sabah kahvemi içerken aklıma geldi. kendisi, şimdi ne yapıyor, ülkenin hangi şehrinde ya da hangi ülkede bilmiyorum. belki okur, selam olsun.

bugün güne uyanmam, normalden daha geç oldu. işte böyle zor uyandığım günlerin sabahlarına ve kahvelerine ben de bayılıyorum. huzurlu ve sakin oluyorum. mesela işe mi geç kalmışım, dert etmiyorum. yapılması gereken işler, çalan telefonlar, ters giden ilişkiler, rahatsız olmuyorum aslında olmam gereken onca durum varken. böyle günlerde kendimi kayırıyorum. sakınıyorum, küçük bir çocuğu korur gibi. güzel oluyor.

December 18th, 2007

kızlar? hep beraber?

kafatasının içinde dönen, tekine çelme taksam topu tepetaklak olacak çakallarına sövdüğüm bu güzel günde, senin kaypak yaşam stratejilerinin benim hayatıma sökmez yavru ceylanım. burada işler hiç öyle, günlük plan program defterlerine tekabül etmiyor. burada işler, sen gibilerin, hiç istemediği gibi gitmek istemediği gibi görmek istemediği gibi bilmek istemediği gibi şekilde yol alıyor. demem o ki hayat gani gani kıçımızdan soluduğumuz günleri boynumuza hawaii kızlarının çiçek takması gibi geçiriyor. demem o ki, a çok bilir; benim gözümde hiçliğe gitmek ne acı! yemem. masal dinlemiyorum.

sıradaki?!

November 15th, 2007

bir şey – bişey arasındaki görünmez fark.

ben yine tutamadım kendimi. bişeyler bekleyip, bir şeylerin altını çizmeye hazırlandığım hayat sanatında, gani gani çizik aldığım kalbimle bi başıma kaldım yine. bi önceki cümleyi unutun.

October 20th, 2007

pop.

bugün benim, günüm. ve gün, yeşil’den döner.

soysuzluk ya da soy sadece asilleri bağlayan bir durum.

ben ancak akşam ne yiyeceğimi düşünü

-rüm.

evet?

September 26th, 2007

sağ açıktan.

sanki, hiçbir şey umrumda değilmiş gibi, hiç bana koymuyormuş gibi bu dünyanın en aptal maskesini yüzüme yapıştırmayı beceremedim. bu maske lafına yekün kıl olduğum bir kafa yapısını bile, kafasıyla taşımayı beceremedim. hep sevmek, sevilmek peşinde koştuğum vaktime yanmayacak kadar kendini bilmez miyim bilmiyorum, ancak ağlıyorum. onu bile beceremiyorum. ağlamayı. aniden aklıma başka bir şey geliyor ve gülüyorum. sanırım bu bir kriz.

evet, başka şehirlerde, başka başka insanlar tanıyorum… beni anlayan. ama beceremiyorum. diyemiyorum ki bu dünyanın en yapmacık gülüşünü en içi geçmiş yüreğini ve en kaltak gözlerini istemiyorum diye. ne kadar güzel gülüyorsun? ne de güzel kalbin var? ne derin bakışların var? laflarına tokluğum ve bunlara artık koskoca bir siktir çekebilecek tecrübede oluşum yeter ağlamama sanırım. birine gerçek anlamda kanmak ve aldanmak istiyorum. hep yemiş gibi davranmaktan ve yedirmekten sıkıldım.

bir adam olsun ve ayaklarımı yerden gerçekten kessin bana en pis oyunlarını oynasın ve ben numaradan değil, sahiden çakılayım da yere, hayatımda en azından kayda değer bir hissiyat olsun. acı da olsa, gerçek olsun. sıkıldım. tüm yaptığım numaralardan. tüm aslında seni çok seviyorumlarımdan. ve aslında beni sözde seven içi boş, mayası bozuk ıkına ıkına yaşamaya çalıştığım sonunda da kötü kokusuna burun tıkadığım ne idüğü belirsiz her şeyden

July 18th, 2007

dur.

gecenin bir yarısı sadece tık tık lavaboya vuran su sesinin verdiği rahatsızlık kadar, rahatsızım. hiç öyle abartılacak bir durum yok, yeni anladım. yüzüm gülüyor. hayatımı minimalize edip, arada scracth atıyorum. heyecanlı oluyor.

şey; zındırzımba oynayalım mı hepimiz?

May 23rd, 2007

no.

hayata karşı mükemmel bir duruş böyle ne bileyim samimiyet sergilemek isterdim, eğer kendimi kızarmış biftek arkasından uçarak giden çizgi film kahramanı köpek gibi hissetmeseydim.

matematikten nefret etmeme rağmen hayatım çok bilinmeyenli denklemlerle dolu ve benim kafam zerre basmıyor. doksanlı yıllara geri dönüşüm olmadığı için ve dahi dejenerasyonun tepesinde marilyn monroe stili eteklerimi tuttuğum için, ne hakla iyilikten, güzellikten bahsedebilirim ki? insanları bile kan ve kancıklar diye ayırmaya başladığımda yanıma kar kalanın koskoca bir 0 (sıfır) olduğu ecdadına sövmeme koskoca neden iken. hamdi abi ne diyorsun bu işe?

eveet.. günler, haftaları, haftalar ayları kovaladı. ve bu kovalamaca sabrımı bellerken mükafatım kosktoca bir NAAH olacak bahse var mısınız? nerden mi biliyorum, çünkü tipim buna çok müsait.

iygünner.

January 23rd, 2007

hail mary.

dünyanın en talihsiz insanı benim galiba. hava sıcaklığı 38 dereceyi gösterirken, insanlar, sıcaktan ayılıp bayılırken, sokakta köpekler bile zerre su bulamazken, ben nasıl beceriyorum bilmiyorum, kırık bir kaldırım taşına basıp, nerden geldiğini anlayamadığım, çamur birikintisini üzerime sıçratabiliyorum? alkışa gerek yok, tebrikleri sonra kabul edeceğim.

bazı hallerim var benim. hani şu sözde gaza getirici, pratikte, üçün birini aldığınız bir söz var: “bugün geri kalan hayatımın ilk günü”. işte bunu söyleyip, başladığım günler, acayip gaz oluyorum. hemen birikmiş, işleri sıralamaya koyuyorum. hepinizi yeneceğim, göreceksiniz diyorum. sonra akşam olunca, tüm günü çıkmayan bir gazla geçirmiş ve aslında hiçbir şey yapmamış üzere bitirdiğimi fark ediyorum.

bu sebepten, bugün hiç öyle klişe laflar etmeden, gayet sakin başladım güne. her şeye yetişeceğim, bir sürü şey yapacağım denyoluğunda değil de, bebek adımları atmaya karar verdim. hiçbir şey için acelem yok ki? bi kahve için, benden.

January 17th, 2007

iloveyoucanım.

her şeyi anlatamam. ama dokunuşunu anlatmam lazım. ve senin bunu anlaman için ben olman gerekiyor. benim bütün hikâyelerimi yaşaman gerekiyor. sana sessiz, kimsesiz sadece bize ait olan bir şeyi özetlemem gerekirse, sadece şu iki kelimeyi kullanacağım: seni seviyorum.

December 1st, 2006

biz, yani sen ve ben’in çok bilinmeyenli, leziz denklemi. biz, yani bir şişe votka içsem sek, hala ayık kalacağımı bildiğim anıların, mimarları. bıraktığın ben olmayayım. bıraktığım sen olma..

November 25th, 2006

nef’es.

ister her gün, ister arada bir. anlat, ağla, gül, ismimi söyle, öp, istersen sev. nefesin yeter. gerisi fazla.

November 14th, 2006

love in the attic…

nasıl desem, sen tef çal, ben kıvrılayım yanına…
senin dünyan dönsün, benim başım…

November 13th, 2006

18

özlediğim her  şey olabiliyorsun.
hayat, diyorum. kırık aynalara.
o sırada sen bana göz kırpıyorsun.

November 7th, 2006

aşk, ahlak, hak ve hamdi abi.

güzel olabilirsiniz. akıllı da olabilirsiniz. ancak benim hayati değerlerimi çizdiğim çizgiye sığmayacak kadar ahlak ve haktan bi habersiniz. siz, size ne kadar yakın olduğumu düşünüyor olsanız bile, aslında bir o kadar uzaktan seyrediyorum. yanlış anlaşılmasın asla tepeden değil, uzaktan.

üzgünüm ki, bu sadece bir illüzyon. gerçekliğinizden şüphem yok ancak benim raconuma terssiniz. engin bilgin ile paylaştığım güzel bir cümle var. siz hiç iyi bir illüzyonist gördünüz mü? iyi bakın, göreceksiniz.

hamdi abi, bizim mahallenin kasabı. işi etle. ve geçen gün dükkanın önünü süpürürken, baksana bir dedi. baktım. aşk nedir biliyor musun? dedi. nedir? dedim. “işte öyle bir şey” dedi. evet. buradan hamdi abiye sevgilerimi gönderiyorum.

September 15th, 2006

oyun

ayın dokuzu. sekizi dokuza sıkıca bağladık dün gece, sıkıca sarıldık dün gece, aşk oyunları oynuyoruz, yorgan altında, ben körüm o ebe.

August 14th, 2006

parka gidelim mi? salıncağa falan bineriz?

durmadan, depresyon haneme çarpı işareti koyan, isteklerimin çoğunu alaşağı eden hayatın, kıçına öyle bir pandik atasım var ki, şaşarsınız. inancımı, ihanet beceredursun, ben hala gülmek zorundayım. deliliğimden değil, işim bu. güldükçe, insanlar bana inanıyor ve ben de para kazanıyorum. böyle düşününce çok adice oluyor değil mi? merak etmeyin o pandikten yılda kıçına sıkça yiyen biri için, çok sakin bir hayat benimki.

arama motorlarına “gidelecek uzak yerler” “bilinmeyen ülkeler” “bir sahil kasabası” yazmam, zannediyorum sıkıntıma dair bir ipucu verir. nerede lan, bu küçük sahil kasabası. gidip domates filan yetiştireceğimden değil, gidip bakacağım gerçekten var mı pılını pırtını toplayıp, huşu içinde yaşayan? yoksa herkes benim gibi, “gidip yerleşeceğim bi sahil kasabasına, domates filan yetiştireceğim” martavalını mı okuyor ömür boyu? nereye gidiyorsun? bu hayat denen cibiliyetsiz denyo ensende öyle nefesleniyor ki, yiyorsa bırak da git. kan alır, yeminle. methini çok duydum. tırsıyorum.

depresyona girmemle, çıkmam bir oluyor neyse ki. laçkalığın son raddesinde hatta bu depresyon olayım. misal, salona geçip, türk filmi izleyip depresyona giriyorum, sonra dışarı çıkıyor sinemaya filan gidip, neşelenip depresyondan çıkıyorum. zaten bir şey diyeyim; bu depresyon da çok yalan bi mevzu. ittirdiler bize bunu. zira anama, babama soruyorum benim yaşlarımda pür neşe, tamamen goygoy takılmışlar. ben mi güçsüzüm hayata karşı, o mu çok ibneleşti çözemiyorum… çözersem, size de söyleyeceğim, söz. neyse gülmeye devam edeyim, çok para lazım.

öperim.

February 17th, 2006

carpi? anna?

Kabul ettiğim herhangi bir siyasi görüş yoktur, siyasetle uğraşmam. Ailem ile aram çok iyidir, ayrı eve çıkmayı düşünmem. Futbolla aram yoktur, takım tutmam. Ama babamla maçları izlemek hoşuma gider. Alkolle aram iyi değildir. Bir paket sigarayı 3 günde bitiririm. Uyuşturucu kullanmam. Gece hayatım yoktur. Ayda bir kez çok yakın arkadaşlarımla çıkar, gece evime dönerim. Mahallede, mahallenin çocukları ile, “takılırım” Haftanın altı günü klasik giyinmeye çalışır, Cuma günleri daha spor giysiler tercih ederim. İyi bir işim var. Emeğimin karşılığını alırım, şikayetçi değilim. Ahlak ve namus benim için çok önemlidir. Etrafımdaki insanların, ahlaklı ve namuslu olmasına özen gösteririm. Bakımlıyımdır. Aylık kazancımın hiç de hafife alınmayacak kısmını, giysi ve kişisel bakım ürünlerine yatırırım. Hijyene çok önem veririm. Çocukluğumdan beri aynı kuaföre giderim. Adıma açılmış her hangi banka hesabı ve birikimim yoktur. Kredi kartı kullanmam. Taksitli alış verişi sevmem. Ailemden para almam. Borç almayı ve borç vermeyi sevmem. Hediye almayı ve vermeyi severim. Düzenli beslenir, düzenli spor yaparım. Yumurta sevmem. Mecbur kalırsam yerim, hiç mecbur kalmadım. Henüz sevgilim yok. Saçma sapan adamlarla beraber olmam. Rap yaparım. Rap dinlerim. Jazz dinlerim. Blues dinlerim. Rock dinlerim. Pop az dinlerim. Elektronik müzik dinlemem. Ama iyi müzikten kaçmam. Yazarım, çizerim, fotoğraf çekerim, poz vermekten keyif alırım. Bilgisayar yazılımları dışında herhangi bir uzmanlık alanım yoktur. Televizyon izlemem. Gazete, dergi okurum. Düzenli takip ettiğim herhangi bir basılı yayın yoktur. Kitap okumayı severim. Gezerim. Türkiye’de çok şehri görmüşümdür. Gazeteci olmak isterdim çocukken, hayal olarak kaldı. Hayal kurmayı sevmem.

Nefesimi en az iki dakika tutabilir, gerekli durumlarda çok iyi kafa atabilirim. Bir bakmışsın börek açıyorum, bir bakmışsın göbek atıyorum. Etnik Pop yaparak para kazanmak en büyük hedefim, a ile başlar a ile biterim. Anlatacağınız masalların hepsi, ezberimde. Uğraşmayın. Dinlemem.

July 19th, 2005

martı.

bu alkolik şehir anlamıyor beni,
anlamıyor senden başka kimse
geceleri, kulağıma fısıldıyorsun,
dönüp geleceğini.

February 8th, 2005

tamam.

daha iyisini yapamam, daha iyi olamam diye düşünüyorum. hadi biri çıkıp bana, bu da ne ki? oho daha yolun başındasın, daha dur desin. ya da o diyecek kişi bi kahve koysun da içelim. oturup konuşalım, efendi efendi… ben ona diyeyim ki; kendimi biraz daha şişirilse patlayacak balon gibi hissediyorum. üflemeyi kesip, ellerinden bıraksalar uçacağım! valla? eheh. ne komik olurdu… yani uçmak. düşünüyorum da şimdi… uçuyorum normal. herkes bakıyor. kız uçuyor! gördünüz mü uçuyor! evet, uçuyorum ne var? gel sen de uç. midem de uçmanın yarattığı o garip his.

ofisimin duvarları normalden daha alçak. yani, basık. bi de hiç cam yok. klimadan zannediyorum ciğerlerimi üşüttüm, evet yakında ciğerlerim su toplayacak. zaten parmak uçlarımda ki uyuşma ya kalple ya ciğerle alakalıymış. teşhisi koydum. kesin öleceğim ben, böyle su alacaklar benden. cuma günü doktora gitmeme gerek yok, onun yerine uyuyabilirim zannediyorum. evet. ne diyordum.. heh. o arkadaş otursun karşıma efendi efendi, anlatacağım. insan kendini balon gibi hisseder mi yahu. hissediyorum işte. daha iyisini yapamam zaten, daha iyi olamam. daha iyisini yapamam, daha iyi olamam diye düşünüyorum. hadi biri çıkıp bana, bu da ne ki? oho daha yolun başındasın, daha dur desin. ya da o diyecek kişi bi kahve koysun da içelim. oturup konuşalım, efendi efendi… ben ona diyeyim ki; kendimi biraz daha şişirilse patlayacak balon gibi hissediyorum. üflemeyi kesip, ellerinden bıraksalar uçacağım! valla? eheh. ne komik olurdu… yani uçmak. düşünüyorum da şimdi… uçuyorum normal. herkes bakıyor. kız uçuyor! gördünüz mü uçuyor! evet, uçuyorum ne var? gel sen de uç. midem de uçmanın yarattığı o garip his. ofisimin duvarları normalden daha alçak. yani, basık. bi de hiç cam yok. klimadan zannediyorum ciğerlerimi üşüttüm, evet yakında ciğerlerim su toplayacak. zaten parmak uçlarımda ki uyuşma ya kalple ya ciğerle alakalıymış. teşhisi koydum. kesin öleceğim ben, böyle su alacaklar benden. cuma günü doktora gitmeme gerek yok, onun yerine uyuyabilirim zannediyorum.

evet. ne diyordum.. heh. o arkadaş otursun karşıma efendi efendi, anlatacağım. insan kendini balon gibi hisseder mi yahu. hissediyorum işte. daha iyisini yapamam zaten, daha iyi olamam.

January 12th, 2005

rasparas, paras?

yalnızlık hapşurduğunda, kendi kendine çok yaşayayım demek kadar gülünç olabiliyor bazen. o noktadayım. ve gülüyorum.